Çocukluğumdan Kalma 1

Bir zamanlar ben de çocuktum.

Yıllar öncesiydi, küçük bir mahallenin müstakil bir evinde doğup büyüdük ben ve dört kardeşim. Kocaman bir bahçeye sahipti evimiz. Bodrum sayılabilecek bir katı vardı altımızda,babaannem yaşardı orada.

Nereden başlasam anlatmaya bilemiyorum çocukluğumu.. Çünkü her bir anı değerli, her bir karesi mutluluk dolu. En iyisi bahçesinden başlamak galiba. Zira uykudan sonra en çok vakit geçirdiğimiz mekandı bahçemiz. Kah meyve ağaçlarına tırmanma yarışı, kah otlar ve topraklarla (ki bahçe toprağından ziyade babamın bizim için getirttiği özel kum tepemiz mevcuttu) yaptığımız tam bir görsel şölen tadında dünyanın en güzel pasta, tatlı ve yemekleri kah babaannemin kıymetlilerinden gizlice kopararak  oje misali tırnaklarımıza sürdüğümüz renk cümbüşü çiçeklerle; çocukluğumuzun en zengin çağlarını yaşadık orada. Babaannemi severdik ama çiçekleriyle oynarken yakalanmaktan da çok korkardık. Yersiz bir korku değildi bu, çünkü babaannemin evlatları gibiydi çiçekleri gözünden bile sakınır onlarla hemhal olurdu günün belirli vakitlerinde.

Bahçemizin bekçisi ve en saygıdeğer üyesi şüphesiz yarım asırlık zeytin ağacıydı (onun kesilmeden bizim bahçemize dahil olması da ayrı bir hikaye tabi) . Ne kahrımızı çekti bir kol gibi uzanan sağdaki dalı. Az salıncak kurmadık o dala, az hırpalanmadı o canım kol bizi sallamak adına. Ama hiç eğilip bükülmeden,bıkmadan usanmadan vazgeçmedi bizi taşımaktan.

Onun hemen çaprazında ayva ağacımız vardı iki tane. Babaannem onlara bakarak yapardı kış tahlillerini.

Sonra hafifçe bir sağ yapınca karşılardı bizi nar ve gözümün nuru incir ağacı. Nar ağacı ile çok haşır neşir olmasam da incir benim favorimdi. Yaz aylarını,sıcağını sadece incirlere faydası oluyor diye katlanmış olma olasılığım kuvvetle muhtemel. İncirleri olgunlaştırmaya başladığı andan itibaren her sabah düzenli buluşmalarımız olurdu gözümün nuruyla. Beni elim boş göndermeyeceğini bildiğimden tedarikli giderdim her buluşmaya. Ve o günün taze mahsullerini toplamanın verdiği neşeyle ayrılırdım yanından. Dalından topladığın taze meyveleri yemenin tadı paha biçilemez. Şimdiki çocuklar bu lezzetten yoksun büyüyorlar ya en çokta ona üzülüyorum. sanırım biz bu lezzetten mahrum kalmadan yaşayan son nesildik. Sonrası hep apartman çocukluğu,binaların arasından gözün görebildiği varsa üç-beş ağaçtan ibaret yeşillik ve bahçe algısı.

Bahçeme döneyim ben en iyisi. İki de portakal ağacımız vardı bunlar diğer saydıklarımla birlikte bir yuvarlak oluştururdu bahçenin ortasında ve oyun alanımızın doğal gölgeliği idi. Kışın ise o portakallardan başkasını yemezdik. Bize göre en lezzetli portakallar bahçemizde yetişiyordu. Bir keresinde hangi yıl anımsamıyorum küçük olan ağaç nasıl portakallar sundu bize sormayın. Öyle büyük, öyle sulu, öyle cazip görünüyorlardı ki çıkıp otursak başına bir çırpıda bitiriverirdik. Ama o sene en küçük amcam askerdeydi ve bahçedeki nadide meyvelere kota koydu babaannem. Ve bizim o canım sulu portakallarda bizimle birlikte asker yolu gözledi. En nihayetinde amcam askerden portakallar dalından düşmeden geldi de biz de muradımıza erdik….

Her bir ağaca bin bir hikaye dizebilirim amma ve lakin uzun olmasın ki tadıyla okunsun zevkle beklensin devamı. Zira ben yazarken çocukluğuma dönüyor, çokça eğleniyor ve mutlu oluyorum doyasıya yaşadığım çocukluğumu anımsayarak…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir