Üzgünüm Sevgilim

Her zamanki gibi geç kalmıştı işe, Montel Pellegri. Bir türlü istediği vakitte olamıyordu, otobüs durağında. Patron Castell Vicenza’nın haberi olsa yine kızardı ama Montel artık alışığı olduğu yalanlar sayesinde, tüm geç kalmışlıkların üstesinden profesyonel bir şekilde gelebiliyordu. Bir zaman sonra aklındakilerin, yaptıklarıyla uyuşmasından endişe ediyordu. Çünkü, kafası o kadar karışıktı ki, defalarca yanlış otobüse binmiş, gerisin geriye inmiştir. Neyse ki otobüs durağında yalnız olmanın verdiği mutluluk onu sigara yakmaya ve zihnini kurcalayan o amansız düşüncelere bir nebze ara vermeye zorlamıştı. Pek başarılı olduğu söylenemez. Yine sorular başladı. Hemde en olmadık zamanda ve mekanda. Peki nedir? aklımı kurcalayan ‘şey’ diye sordu kendi kendine. Nedir bu şey? Bu soruya yanıt bulsaydım burada olur muydum? Ben anormal miyim? Olayları fazla mı abartıyorum? Neden bana öteki gözüyle baktıklarını hissediyorum insanların? Neden? Neden? Neden?
Soru işaretleri halka şeklinde baktığı rengarenk kaldırımlarda belirdi ve hiç durmadan ard arda sigarasından nefesledi. birkaç karga biraz ötesinde suskun bir şekilde, adamın ne yaptığını merak eder bakışlarla etrafı süzüyor ve bir parça yiyecek umuyordu. Hey karga merhaba dedi genç adam…Herkes, senin uğursuzluk getirdiğine inanıyor ama ben inanmıyorum. Ben seni seviyorum karga. Bunu anlamasanda. Tıpkı martıları sever gibi, güvercinleri ve serçeleri sever gibi…
Montel durakta beklemekten sıkılmıştı. Telefonundan eski mesajlara bakıyor, bazılarını siliyor, bazılarını tekrar tekrar okuyordu. Birden etrafı kalabalıklaştı. İnsanlar ruh gibi geziniyor sanki. Ne bir merhaba diyen var, Nede bir günaydın…
Halen tatlı uykularını düşünen insanların suratları, orada olmak istemezcesine, sinirli ve bir o kadar da solgun görünüyordu. Kim bilir neler geçiyor akıllarından…(nereden bilecekler Montel in çaresizliğini)
Neyse ki otobüs geldi. Yolcular idam mahkûmları gibi bir bir bindiler otobüse, sanki bu son yolculuktu dünya âlemindeki.
Yine aynı senaryo, bir gün elbet huzur verecek bana, sürüklendiğim bu yollar dedi içinden Montel. Ağır ağır ilerleyen otobüsün camından veda edercesine baktı siyah gagalı zeki kuşlara…
Montel’in iş maceraları aylarca devam etti. Yaklaşık 4 ay olmuştu toptancı işine başlayalı. Biraz yalnızlık, biraz yorgunluk ve az miktarda ücret ile gidip geldi, evi ile işi arasında kalan yolu. Çoğu sabah işine geç kalmışlık psikolojisiyle sigarasına sarılır ve bu şehre hüzün dolu gözlerle bakardı.. İki adet peynirli poğaçasını ve ince belli bardakta iki şekerli tavşankanı gibi çayını eksik etmezdi. Bu Montel için dünyanın en iyi kahvaltısıydı. Beş dakika sürmezdi kahvaltı yapması. Aceleciliğinden değil, ufak poğaçaların sıcak ve ağızda dağılır olması cezp ediyordu genç adamı. Sonra, işinin gereği siparişleri kontrol eder, malları siler, dizer, sayar ve yerleştirirdi. Öğlene doğru tüm haşmetiyle dükkâna adımını atan, yüz ifadesinden ruh hali anlaşılmayan, her an kızabilecek veya gülebilecek bir kişi olan Bay Castel Vicenza’nın gelmesini beklerken, Montel bulmaca çözerdi. Yapacak iş yok nede olsa derdi kendi kendine..
Oysa içindekiler böyle değildi. Yapacak o kadar çok iş var ki, en başta olumsuz ruh halini bir düzene sokmak ve içinde bulunduğu sıradan,monoton hayatından kurtulmaktı. Dükkânın camından dışarıyı seyreden genç adam, iki sevgiliyi sarmaş dolaş görünce, aklında bir ışık uyandığını fark etti ve bir an önce aşk denen o yüce duyguyu tatmak istediğine tüm kalbini ve beynini endeksledi. Tam o sırada merhaba dedi kalın bir ses. Bu Bay Castel’di. Yüzünden anlaşılan o ki uykusunu alamamış bir vaziyetteydi. Tedirgin olan Montel kısık sesle merhaba diyerek karşılık verdi patronuna. Dükkanda sessizlik hakimdi. Halen aklına ve kalbine takılan o sihirli duygunun etkisinde kalan genç adam, Bay Castel’i görmüyordu adeta.
—Neyin var Montel?
—Sen hiç aşık oldun mu Bay Castel?
—Evet, sen yaşlardayken, bir kaç sefer düştüm o kuyuya. Hayırdır evlat, âşık mısın yoksa?
—Hayır, ama merak etmiyor değilim. Bir baksana etrafına Bay Castel, insanlar ne kadar mutlu birbirlerine sarılırken, el ele yürürken, öpüşürken amansızca parklarda.
—Bak evlat, Aşk bir yanılgıdır. Seni sonsuz mutlu edebileceğini düşünürsün, tüm kalbinle hissedersin ve âşık olduğun insan senin için dünyadaki en kıymetli varlık olur. Bu zaman geçtikçe ve karşılıklı etkileşimler nedeniyle artar ve tüm bedenini yakan bir alev parçası gibi kalbinde oturur, hiç gitmezcesine. Sen buna mutluluk mu diyorsun?
—Gördüğüm kadarıyla Aşk insanları mutlu ediyor.
—Hayır, bu sadece bir yanılsama. İnsanı benliğinden alıkoyan bir oyun derken; telefon çaldı. Bay Castel telefonda müşteri ile konuşurken, Montel derin düşüncelerin içinde buldu kendini. Bilemediği ve benliğinde hissedemediği o yüce duygunun esaretine çoktan kapılmıştı. Peki, nasıl bulabilirdi onu? İnsanlar nasıl tanışırdı, pek bir fikri yoktu…
Bütün gün sessizliğini korudu genç adam. Belli belirsiz korkular doldu içine. Aşk’ın varlığı onu böyle etkilerken, etrafında olup biteni umursamıyordu. Aşk böyle bir şey olsa gerek, varlığı ve yokluğu acı bir gülümseyiş gibi duruyor gözlerimizin önündeki siyah perdelerde…
Bütün gün çalışmasına rağmen, aklındaki ve kalbindeki o bilinmeyen duygunun ne zaman kendisine görüneceğini merak edip durdu genç adam. Bu bir geçiş zamanımıydı? Bir şeyler değişiyor muydu? Korku, heyecan ve bir parça merak, onu ilerde sonsuz acılara sürükleyecek olan aşkın temellerini oluşturuyordu. Montel her şeyden habersizdi. İnsan yaşamadığı bir duygudan nasıl çekinebilirdi? Hayır, hayır o bunu istiyor. Montel âşık olmak istiyor ama kendine güvenmiyor.
Hem, kim benimle aşk yaşar ki? Ben Aşk’ın daha adını bilmem. Karşımdaki insana nasıl davranacağımı bile bilmiyorum. Ya kırarsam onu, O’na acı çektirirsem..Hayır, ben bunu yapamam. Ben böyle bir insan değilim.
..Saatlerce kendi içinde Aşk’ın muhakemesini yapan Montel, nihayet bir karar kılmıştı. Ben Aşk’ı değil, Aşk beni bulacak dedi..
….

Zaman, her zaman ki gibi insanlara acımasız geliyordu. Belki de gerçekleri ve olması gerekenleri gösterdiği için bu kadar, moral bozucu bir kavram oluveriyordu insanların gözünde. Nedendir bilinmez, insanlar gerçekleri sevmezler. Aşk; büyük bir gerçektir ve sonucu her ne olursa olsun, kör olmuş ateşlerde yanmak olası bir durumdur.

Montel, sıradan hayatına aylarca dur demeden devam etti. Birtakım yenilikler aramadı. Olması gerekenlere inandı ve kaderine tek çizgi dahi atmadı. Nerden bilebilirdi ki gözlerinin kapanacağını, ellerinin tutmayacağını, bedeninin sonsuz sarhoşluklarla bir oyana bir bu yana savrulacağını. Artık, bir şeyler bekliyordu Montel. Sanki, hiç tanımadığı bir insan onu alıp sarmalayacaktı. İnanıyordu buna. Ne yazık ki gerçekler acıtır insanı, olması gerekenler bunlar değil denilir her zaman. Ne gelir elden, zamana bırakmadıkça kendini insan.

Bir zaman geldi, o zaman tüm acılarını verdi Montel’e. Montel acı istemiyordu oysa. Ama ona şu da söylendi, acı büyütecek seni. Acıyı sevmelisin. Onu kalbine al. Başka ne kaldı ki…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir